Helal Nedir - HALÂL, HARÂM VE ŞÜBHELİ ŞEYLER

Helal Nedir?

Helal meşru manasına gelen bir Arapça kelimedir. Allah (c.c.) Kuran-ı Keriminde Müslümanlara ve bütün insanlara helâl olan şeyleri yemelerini emrediyor. Bu mesajı bildiren pekçok ayetin arasında yer alan birkaç ayet meali şöyledir:

“Ey İnsanlar ! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (2/168)


“Ey İman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yiyin, eğer siz gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükrediniz” (2/172)
“Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” (5 /88)
Aşağıdaki gıda maddeleri kesin Helâldir:

  • <LI class=tam_metin>İnek,koyun deve ve keçi sütü <LI class=tam_metin>Bal <LI class=tam_metin>Balık <LI class=tam_metin>Sarhoşluk vermeyen bitkiler <LI class=tam_metin>Taze veya tabii olarak dondurulmuş meyveler <LI class=tam_metin>Yer fıstığı, antep fıstığı, fındık, ceviz gibi kabuklu ve reçineli meyveler
  • Buğday, arpa, pirinç, çavdar, yulaf gibi taneli gıdalar.
Sığır, deve, koyun, keçi, geyik, tavuk, ördek gibi hayvanların ve av kuşlarının etleri de Helâldir. Ancak İslâmi usule göre kesilmiş olmaları şarttır.
İslami usulle kesme ise şöyle yapılmaktadır:

Öncelikle hayvanı kesecek olan insan Müslüman olmalıdır. (Ehl-i Kitab da olabilir). Hayvan yere yatırılmalıdır. Gırtlağı üç ana kan damarının kesilebilmesi için keskin bir bıçakla yarılmalıdır. Hayvanın gırtlağının acı vermeden kesimi esnasında, kesen şahıs Allah’ın adını zikretmeli veya “Bismillah Allah-u Ekber” gibi duayı tekrar etmelidir.
Haram Nedir?
Haram; gayri meşru, meşru olmayan manasına gelen bir Arapça kelimedir. Kuran-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.v.) in sünnetinin ışığında fakihlerin Haram olduklarında ittifak ettikleri maddeler aşağıda çıkarılmıştır:
  • <LI class=tam_metin>Domuz <LI class=tam_metin>Kan <LI class=tam_metin>Et yiyen hayvanlar <LI class=tam_metin>Ölmüş hayvanın parçaları <LI class=tam_metin>İslâmi usulle kesilmemiş, eti helâl hayvanlar <LI class=tam_metin>Sürüngen ve böcekler
  • Şarap, Etil alkol ve İspirto
Yukarıda zikredilmiş maddeler Haramdır ve bütün müslümanlar tarafından kaçınılmalıdır.
“Ey İnsanlar! Yeryüzünde temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 168)
âyet-i kerimesine dikkat edilirse Cenab-ı Hak bu husuta sadece Müslümanlara değil, bütün insanlara hitab etmektedir. Ayrıca Maide sûresi üçüncü ayetinde de Cenab-ı Zül Celâl hazretleri iman edenlere şöyle buyurmaktadır:
“Leş, kan, domuz eti, Allâh (c.c.)’dan başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından yenmiş olanlar (canları çıkmadan önce kesmemişseniz) ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar haram’dır.”
Helâl ve haram hususunda İslâm’ın temel kaideleri ise şöyledir:
  1. Helâl eşyanın aslındadır. <LI class=tam_metin>Helâl ve haram kılma hakkı yalnız Allah (c.c.) ındır. <LI class=tam_metin>Helâl’i haramlaştırmak, Allah (c.c.) ‘a ortak koşmanın eşidir. <LI class=tam_metin>Haram emri, bir şeyin çirkin ve zararlı oluşuna göredir. <LI class=tam_metin>Helâl’de, haram’dan kaçınmak için her şey vardır. <LI class=tam_metin>Harama ***üren herşey haramdır. <LI class=tam_metin>Haramı helalleştirmek için hile yapmak haramdır. <LI class=tam_metin>Sadece iyi niyet haramı helal yapmaz. <LI class=tam_metin>Şüpheli olan herşeyden kaçınmak esasdır. <LI class=tam_metin>Haram herkes için haramdır.
  2. Zaruretler mahzurları mübah kılar.
Kısaca özetlersek:
Helal olma şartları:
Alkol kullanmadan, eti helal ve kesimi İslami usulle yapılan hayvani veya bitkisel tabanlı katkı maddeleri %100 helal kabul edilir.
Haram olma şartları:
Yenmesi haram kılınmış veya kesimi İslami usulle yapılmamış hayvani kaynaklı veya bitkisel olduğu halde alkolle muamele görmüş maddelerden yapılmış katkı maddeleri %100 haram kabul edilir.
Şüpheli olma şartları:
Yenmesi haram kılınmış veya İslami usulle kesilip kesilmediği, bitki kökenli olduğu halde alkolle muamele yapılıp yapılmadığı bilinmeyen katkı maddeleri de şüpheli kabul edilir.

HALÂL, HARÂM VE ŞÜBHELİ ŞEYLER


(Kimyâ-i se’âdet)in ikinci rükn, dördüncü asl’ından terceme edilmişdir.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Halâl kazanmak her müslimâna farzdır). Halâl kazanabilmek için, önce halâli öğrenmek lâzımdır. Halâl ve harâm meydândadır. İkisi arasında şübheli olanları tanımak gücdür. Şübhelilerden sakınmıyan, harâma düşer. Bunu tanıtmak geniş bir ilmdir. (İhyâ-ül’-ulûm) ismindeki kitâbımızda etrâflı yazdık. Burada da, herkese çok lâzım olanları kısaca bildirelim. Hepsini dört bâb içinde sıralıyalım: [Burada üç bâb bildirilmişdir.]

1 — Halâl kazanmanın üstünlüğü ve sevâbı: Mü’minûn sûresi, elliikinci [52] âyetinde meâlen, (Ey Peygamberlerim “salevâtullahi aleyhim ecma’în”. Halâl ve temiz yiyiniz ve bana lâyık ibâdetler yapınız!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun için, (Halâl kazanmak her müslimâna farzdır) buyurdu. Ve buyurdu ki, (Bir kimse, hiç harâm karışdırmadan, kırk gün halâl yirse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehrler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini, kalbinden giderir). [Dünyâlık kazanmak için çalışmak günâh değildir. Dünyâlık sevgisi, dünyâya gönül bağlamak günâhdır.] Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Düâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her düâmı kabûl etsin!). Cevâbında buyurdular ki, (Düâ kabûl olmak için, halâl lokma yiyiniz!). Bir hadîs-i şerîfde, (Çok kimse vardır ki, yidikleri ve giydikleri harâmdır. Sonra ellerini kaldırıp düâ ederler. Böyle düâ, nasıl kabûl olunur?). Bir kerre de buyurdu ki, (Harâm yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabûl olmaz). [Ya’nî sevâbına kavuşamazlar.] Yine buyurdu ki, (On liralık elbisenin, bir lirası harâm olsa, o elbise ile kılınan nemâzlar kabûl olmaz). Yine buyurdu ki, (Harâm ile beslenen vücûdün ateşde yanması dahâ iyidir). Yine buyurdu ki, (Malın halâlden mi, harâmdan mı geldiğini düşünmiyenler, Cehenneme, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teâlâ, onlara acımıyacakdır). Yine buyurdu ki, (İbâdet on kısmdır, dokuz kısmı, halâl kazanmakdır). Bir def’a da buyurdu ki, (Halâl kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günâhsız olarak yatar. Allahü teâlânın sevdiği kimse olarak kalkar). Yine buyurdu ki, (Allahü teâlâ buyuruyor ki, harâmdan kaçınanlara hesâb sormağa utanırım). Ve buyurdu ki, (Bir dirhem fâiz [almak ve vermek], otuz zinâdan dahâ günâhdır). Ve buyurdu ki, (Harâm maldan verilen sadaka kabûl edilmez. Saklanırsa, Cehenneme gidinceye kadar, ona yolluk olur).

Ebû Bekr “radıyallahü anh”, hizmetcisinin getirdiği sütü içdi. Sonra halâlden olmadığını anlayınca, parmağını buğazına sokarak kay etdi. O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra, (Yâ Rabbî! Elimden geleni yapdım. Mi’demde ve damarlarımda kalan zerrelerden sana sığınırım!) diye yalvardı. Ömer “radıyallahü anh” da, Beyt-ülmâla âid zekât develerinin sütünden, yanlışlıkla verilip içdiği zemân, böyle yapmışdı. Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” buyurdu ki, (Kanbur oluncıya kadar nemâz kılsanız ve kıl gibi oluncıya kadar oruc tutsanız, harâmdan kaçınmadıkca, kabûl edilmez, fâidesi olmaz). Süfyân-ı Sevrî buyuruyor ki, (Harâm para ile sadaka veren, câmi’ yapdıran, hayrât yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrâr ile yıkıyan kimseye benzer ki, dahâ çok pislenir). Yahyâ bin Mu’âz buyuruyor ki, (Allahü teâlâya itâ’at etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazînenin anahtarı düâ, anahtarın dişleri de halâl lokmadır). Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî buyuruyor ki; (Hakîkî îmâna kavuşmak için, dört şey lâzımdır: Bütün farzları edeble yapmak, halâl yimek, görünen ve görünmiyen bütün harâmlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünciye kadar devâm etmeğe sabr etmek). Büyükler buyuruyor ki, (Kırk gün şübheli lokma yiyenin kalbi kararır ve lekelenir). Abdüllah ibni Mübârek buyuruyor ki, (Şübheli olan bir kuruşu sâhibine geri vermeği, bin lira sadaka vermekden dahâ çok severim). Sehl bin Abdüllah Tüsterî buyuruyor ki, (Harâm yiyenlerin yedi a’zâsı, istese de, istemese de günâh işler. Halâl yiyenlerin a’zâsı, ibâdet eder. Hayr işlemesi kolay ve tatlı gelir). Halâl kazanmanın ehemmiyyetini gösteren dahâ nice hadîs-i şerîfler ve büyüklerin sözleri vardır. Bunun içindir ki, vera’ sâhibleri harâmdan çok sakınmışlardır. Bunlardan biri Veheb ibni Verd “rahmetullahi teâlâ aleyh” idi ki, nereden geldiğini anlamadan birşey yimezdi. Birgün annesi, buna bir bardak süt vermişdi. Sütü nereden aldığını ve parasını nereden verdiğini ve kimden aldığını sordu. Hepsini anlayınca, bu koyun nerede otlamış dedi. Müslimânların hakkı bulunan bir yerde otlamışdı. Sütü içmedi. Annesi, oğlum! Allah sana rahmet etsin, iç! dedi. Ona günâh işlemekle rahmetine kavuşmak istemem, dedi ve içmedi. Bişr-i Hâfîye “kuddise sirruh”, ne yiyip, nereden geçiniyorsun? dediklerinde, (Herkesin yidiği yerden. Ammâ, yiyip de gülen ile, yiyip de ağlıyan arasında çok fark vardır) buyurdu.

2 — Halâl ve harâmda vera’ın dereceleri: Halâlin ve harâmın dereceleri vardır. Ba’zı şey halâldir, ba’zısı halâl ve güzeldir. Ba’zısı da dahâ güzeldir. Harâmların da ba’zısı çok fenâ, bir kısmı ise az fenâdır. Nitekim hastalığın dereceleri de çeşidlidir. İnsanların harâmdan ve şübhelilerden kaçınmaları, beş derecedir:

Birinci derece — Bütün müslimânların vera’ıdır ki, islâmiyyetin harâm dediği şeylerden kaçınmakdır. Bu en aşağı derecedir. Bu derece vera’dan da nasîbi olmıyanların adâleti yokdur. Bunlara, (Âsî) ve (Fâsık) [kötü kimse] denir. Bunların da dereceleri vardır. Meselâ, birinin malını, fâsid bey’ ile, gönül rızâsı ile satın almak harâmdır. Fekat, zorla gasb etmek, dahâ harâmdır. Yetîmden, fakîrden almak ise, dahâ şiddetli harâmdır. Fâiz ile satın almak, hepsinden ziyâde harâmdır. Harâmın şiddeti ne kadar fazla ise, cezâsı da, o kadar çok olur. Afv olmak ihtimâli de, o derece az olur. Nitekim, diyabet hastasına bal zarar verir. Fekat şeker dahâ çok zararlıdır. Şekeri çok yimek, az yimekden dahâ zararlıdır. Halâllerin, harâmların hepsini, fıkh okuyanlar bilir. Bütün fıkhı okumak ise, herkese vâcib değildir. Meselâ, ganîmet malından ve cizye parasından hissesi olmıyanların ganîmet ve cizye ilmlerini okuması lâzım değildir. Fekat, buna muhtâc olanların, bu ilmleri okuması vâcib olur. Esnâfın, tüccârın, bey’ ve şirâ’ ilmlerini öğrenmesi lâzımdır. İşçi olanın ise, ücret, kirâ kısmlarını da bilmesi vâcib olur. Her san’atin bir ilmi vardır. Herkese, san’atinin ilmini öğrenmesi vâcibdir.

İkinci derece — Sâlihlerin [iyi insanların] vera’ıdır ki, harâmlarla berâber, şübhelilerden de kaçınmakdır. Şübheliler de, üç kısmdır: Ba’zısından sakınmak vâcibdir. Ba’zısından, müstehabdır. Ba’zısından sakınmak ise, vesvesedir, kuruntudur ve fâidesizdir. Meselâ, belki birinin mülküdür diye av eti yimemek [ve belki Besmelesiz kesilmişdir veyâ kitâbsız kâfir ve mürted tarafından kesilmişdir diyerek, kasabdan et almamak] ve belki sâhibi ölüp vâris eline geçmişdir diye, âriyet, ya’nî ödünc aldığı evden çıkmak, hep kuruntudur. Bu şübheleri gösterecek bir nişân, alâmet olmadıkca, kuru düşünce, vesvese olup, hiç fâidesi yokdur.

Üçüncü derece — Müttekîlerin vera’ıdır ki, harâm ve şübheli olmayıp, halâl olup, fekat şübheli veyâ harâma sebeb olmak korkusu olan şeylerden sakınmakdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir müslimân, tehlükeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlükesiz şeyden sakınmadıkca, müttekî olamaz!). Ömer “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Bizler harâma düşmek korkusu ile, halâllerin onda dokuzundan kaçındık). Bunun içindir ki, yüz dirhem gümüş alacağı olan bir kimse, doksandokuz dirhem alırdı. Ağır gelmek korkusundan, temâmını alamazdı. Alî bin Ma’bed diyor ki, bir evde kirâcı idim. Birgün, birisine mektûb yazmışdım. Mektûbu dıvarın tozu ile kurutmak hâtırıma geldi. Sonra dedim ki, bu dıvar, benim malım değildir, kurutmamalıyım. Fekat, yine dedim ki, bu kadarcık şeyin zararı olmaz. Dıvârdan toprak alıp mürekkebi kurutdum. O gece rü’yâda, birisi dedi ki, (Dıvâr toprağının zararı olmaz diyenler, yarın kıyâmet gününde anlarlar). Bu derecede olanlar, en küçük şeyden sakınırlar. Belki, bu şey, büyük şeylere yol açar derler. Yâhud, âhıretde müttekîlerin derecesinden düşmemek için sakınırlar. Bunun içindir ki, Hasen bin Alî “radıyallahü anhümâ” çocuk iken zekât malından ağzına bir hurma koymuşdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Pis pis, onu at!) buyurmuşdu. Halîfe Ömer bin Abdül’azîzin yanına ganîmet eşyâsından misk getirdiler. Burnunu tıkadı. Bunun fâidesi kokusudur. Bu ise, müslimânların hakkıdır dedi. Büyüklerden biri, bir gece, bir hastanın başında bekliyordu. Hasta ölünce kandili söndürdü. Kandilin yağı, şimdi vârislerin hakkı oldu dedi. Halîfe Ömer “radıyallahü anh” ganîmet malından bir parça miski evine bırakmışdı. Birgün eve gelince, âilesinin baş örtüsünden misk kokusu duydu ve sordu. Miski yerine koyuyordum, elim kokdu. Elimi baş örtüme sürdüm deyince, Ömer “radıyallahü anh” baş örtüsünü alıp iyice yıkadı, kokusu kalmayınca geri verdi. Bunun zararı yok idi. Lâkin Ömer “radıyallahü anh”, âdet olmasını önlemek istedi. Harâm korkusu ile halâli terk ederek, müttekîler sevâbına kavuşmak istedi. Ahmed bin Hanbelden sordular ki, hadîs-i şerîf yazılı bir kâğıd bulan kimse, sâhibine sormadan, bunun kopyasını alabilir mi? Hayır dedi.

İnsan, mubâh olan dünyâ işlerine çok dalarsa, şübheli olanları yapmağa başlar. Belki, halâlden çok yiyen, müttekîlerin derecesine eremez. Çünki, mi’de halâl ile dolunca, şehvet harekete gelir. Câiz olmıyan şeyler yapılabilir. Kadınlara, kızlara bakmak tehlükesi baş gösterir. Zenginlere, mal, mülk, mevkı’ sâhiblerine imrenerek bakmak da, dünyâ hırsını artdırır. Onlar gibi olmak ister. Harâm toplamağa başlar. Bunun içindir ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Dünyâya gönül bağlamak, günâhların başıdır) buyurdu. Ya’nî mubâh olan şeylere düşkün olmak, kalbi dünyâya çevirir. Çok mal toplamak ister. Bunu da, günâh işlemeden yapamaz. Mal toplamağı düşündükce, Allahü teâlâyı unutmağa başlar. Bütün kötülüklerin başı, kalbin Allahü teâlâdan gâfil olmasıdır. Süfyân-ı Sevrî, birisi ile birlikde evin kapısında duruyordu. Önlerinden, süslenmiş bir adam geçdi. Arkadaşı, bu adama bakarken, Süfyân mâni’ olup, eğer sizler bakmamış olsanız, böyle isrâf yapmaz idi. Bunun isrâf günâhına, siz de ortak oluyorsunuz buyurdu. [Kur’ân-ı kerîmi, mevlidleri mûsîki ile, gazel okur gibi okuyan hâfızların da, günâha girmelerine sebeb, onları dinliyenlerdir. Günâha sebeb olanlar, işliyenler gibi azâb görecekdir.]

Dördüncü derece — Sıddîkların vera’ıdır. Sıddîklar, harâma sebeb olmak korkusu bulunmıyan halâllerden de sakınır. Bunları meydâna getiren sebeblerden birine harâm karışmış olmasından çekinirler. Meselâ, Bişr-i Hâfî “kaddesallahü teâlâ esrârehül’azîz”, sultânların veyâ adamlarının yapdırdığı çeşmelerden su içmezdi. Ba’zıları, hacca giderken, sultânların yapdırdığı su kanallarından sulanmış bağların üzümlerini yimezdi. Birinin yolda, na’lını kopmuşdu. Sultân geçiyordu. Gece, onun ışığı ile, na’lınını bağlamadı. Bir gece, bir kadın iplik iğriyordu. Sultân geçdi. İpliğini sultân ışığı ile bükmemek için, sultân geçinceye kadar işlemedi. Zünnûn-i Mısrîyi habs etmişlerdi “kaddesallahü teâlâ esrârehül’azîz”. Günlerce aç kalmışdı. Bir kadın, iplik parası ile hâzırladığı yemekden gönderdi. Yimedi. Kadın işitince, üzüldü. Halâl para ile yapdığımı biliyorsun, niçin yimedin dedi. Evet yemek halâl idi. Fekat, zâlimin tabağı içinde getirdiler buyurdu. Yemeği zindâncıların tabağında getirmişlerdi.

Sıddîkların vera’ı, en yüksek derecededir. Fekat, bu derecede olmıyanlar, vesveseye düşer. Fâsıkların elinden birşey yimezler. İş böyle değildir. Fâsıkdan değil, zâlimden kaçınmak lâzımdır. Zâlim, başkasının hakkını kullanandır. Harâm yimekdedir. Fekat, meselâ zinâ yapan kimsenin kazancı zinâdan değildir ki, harâm olsun. Harâmdan sakınmak vera’dır. Yoksa çamaşır yıkarken, su kullanırken, acabâ temiz mi diye vesvese etmek, vera’ değildir. Sıddîklar, böyle vesvese yapmazdı. Her buldukları su ile abdest alırlardı. Elbisenin, suyun temizliğinde vesvese etmek, gösteriş yapmağa yaklaşır ve nefsin hoşuna gider. Hâlbuki, Sıddîkların vera’ı, kalb temizliğidir. Bunu insanlar görmez. Bunun için nefse güc gelir.

Beşinci derece — Mukarrebler ve muvahhidler vera’ı olup, Allahü teâlâ için olmıyan herşeyden, yimekden, içmekden, yatmakdan, söylemekden sakınırlar. Yahyâ bin Mu’âz “kaddesallahü teâlâ esrârehül’azîz” ilâc içmişdi. Zevcesi, odada biraz dolaş dedi. Gezmeğe bir sebeb göremiyorum. Otuz senedir hesâb ediyorum. Allah rızâsı için olmıyan bir hareketde bulunmadım dedi. Bunlar, din için niyyet etmedikce hareket etmezler. Yimeleri, ibâdete lâzım olan aklı ve kuvveti bulmaları niyyeti iledir. Her sözleri, Allah içindir. Başka niyyetleri harâm bilirler.

Bu dereceleri bildirmekden maksadımız, bunları okuyarak, duyarak, kendimizi anlıyalım. Birinci dereceden de ne kadar uzağız. Lâfa gelince, durmadan söyleriz. Meleklerden, göklerden, kıyâmetin nasıl olacağından, Allahü teâlânın sıfatlarından sorarız, konuşuruz. Halâle, harâma, islâmiyyetin emrlerine gelince, susarız. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (İnsanların en kötüsü, köşkler, çeşidli yemekler, renkli elbiseler içinde, boş oturup, herkese hoş gelen, lüzûmsuz sözlerle vakt geçirenlerdir).

3 — Halâl ve harâmlar: Çok kimseler, dünyâ malını, hep harâm sanır. Ba’zısı da, dünyâdaki şeylerden çoğu harâmdır der. Burada, insanlar üç dürlüdür: Bir kısmı vera’da ileri gidip, yalnız meyve, balık, av eti gibi şübheli olmıyan şeyleri yiriz der. Bir kısmı da, tenbel, miskîn oturup, her istediğimizi yiriz, hiçbirşey ayırd etmeyiz der. Üçüncü kısm, herşey yimeli ammâ, lüzûmu kadar, der. Bunların üçü de yanılmakdadır. Doğrusu şöyledir ki; (Halâl meydândadır. Harâm meydândadır. Şübheliler ikisi arasındadır. Kıyâmete kadar böyledir). Nitekim, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” böyle buyurmuşdur.

Dünyâ malından çoğu harâm diyen yanılıyor. Evet, harâm çokdur. Fekat, dahâ çok değildir. Çok başkadır, dahâ çok, başkadır. Nitekim, hasta çokdur, tüccâr çokdur, asker çokdur. Fekat, insanların çoğu değildir. Zâlimler çokdur. Ammâ mazlûmlar dahâ çokdur. (İhyâ) kitâbımızda, bunu uzun bildirdik.

Şunu iyi bilmelidir ki, insanlara, (Muhakkak halâl olan, Allahü teâlânın halâl bildiği şeyleri yiyiniz!) diye emr olunmadı. Bunu kimse yapamaz. Belki, (Halâl olduğunu bildiğinizi yiyiniz!) denildi. Harâm olduğu meydânda olmıyan şeyleri yiyiniz denildi ki, bunu herkes yapabilir. Nitekim, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir müşrikin destisinden abdest aldı. Ömer “radıyallahü anh”, hıristiyan kadının destisinden abdest aldı. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, kâfirlerin verdiği suyu içerlerdi. Hâlbuki, pis, necs olan şeyleri yimek harâmdır. Kâfirler ise, çok kerre pis olur. Elleri ve kapları şerâblı olur. Hepsi leş yir. [Ya’nî, Besmelesiz kesilen veyâ kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvânları yirler.] Fekat, pisliği görülmedikce, temiz deyip yirlerdi. Aldıkları kâfir şehrlerinde, kitâblı kâfirlerden et, peynir satın alır, yirlerdi. Hâlbuki, o şehrlerde müslimân olmıyanlar arasında içki satan, fâiz alıp veren ve dünyâya gönül bağlıyan yok değildi. Bu bakımdan insanlar altı kısmdır:

Birinci kısm — Yabancıdır. Sâlih mi, fâsık mı belli değildir. Meselâ, bir köye gidince, herkesle alış veriş etmek câizdir. Herkesin elinde bulunanın, kendi malı olduğunu kabûl etmelidir. Harâm olduğunu gösteren bir nişân bulunmadıkca, halâl bilmeli ve satın almalıdır. Böyle kimselerle alış veriş etmeyip, sâlih bildiği birisini aramak vera’ olur. Fekat vâcib değildir.

İkinci kısm — Sâlih bildiğin kimselerdir. Bunların malını yimek câizdir. Yimemek vera’ olmaz. Belki vesvese olur. Yimediğin için, o kimse incinirse, yimemek günâh olur. Sâlih kimselere sû’i zan, ya’nî kötü gözle bakmak günâhdır.

Üçüncü kısm — Zâlim kimselerdir. Yol kesiciler, hırsızlar, sultân adamları gibi kimselerden, malının hepsi veyâ çoğu harâmdan olan kimselerden birşey almak câiz değildir. Ancak, halâl olduğu bilinen veyâ halâl alâmeti bulunan kimsenin malını satın almak câiz olur.

YİNE DOMUZ DERİSİ VE DOMUZ KILI!
Gün geçmiyorki ülkemizde malum çevrelerce Müslümanları meşgul etmek, kafalarını bulandırmak için yeni bir gündem maddesi ortaya atılmasın. Maksatları kanaatimizce, bir yandan 80 yıldır sinsi bir şekilde tahrip etmeye çalıştıkları toplumun dinî hayatının geldiği noktayı test etmek, diğer yandan da henüz saflarına alamadıkları Müslümanların kafalarını bulandırmak. Son dönemde çıkartılan gündem maddelerine bakın, “Akşamdan şarap içen bir kimse sabaha oruç tutabilir mi?”, “oruçlu bir insan cinsel ilişki ile orucunu açabilir mi?”, “ tavuktan kurban olabilir mi?”, “başı açık kadın namaz kılabilir mi?”, “başı açık kadın ve erkek karışık bir şekilde omuz omuza namaz kılabilir mi?”, “Kur’an’da başörtü varmı?” daha örnekleri çoğaltabiliriz. Son örnek ise Hürriyet gazetesi vasıtası ile gündeme taşındı.

“Domuz derisinden yapılmış ayakkabı giyilebilir mi?”. Gazete önce, “Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Hacı Ahmet Günal, domuz derisi ayakkabıların giyilmesinin doğru olmadığını belirtti.” başlığı ile sinsi bir masumluk maskesi ile haberi vermekte infaz işini ise okuyucularına bırakmakta. İnternet sitesinde yayınlanan habere yaklaşık 120 okuyucudan yorum gelmiş, ya da yayınlanmasına izin verilmiş. Hepsinin de isimleri ahmet, mehmet, hasan, meryem, tarık, kemal, vs gibi isimlerden oluşuyor, ama yorumları zehir zemberek ve Allah korusun muhatabını cehennemlik yapabilecek seviyede. Biz birkaç tane örnek verelim. Tamamını incelemek isteyen kardeşlerimiz yazımızın sonundan devam edebilirler.

Resul Muhammedoglu Bu tur safsatalari artik birakalim bir kenera. Domuz uretimi ve kesimi gunumuzde uygun sartlarda yapilmaktadir. Domuz eti kirmizi etten cok daha sagliklidir (az kolestrollu). Gunumuzde tavuk etinden daha az risklidir. Muhammed zamaninda domuz etinin tuketimi riskli olabilirdi, ancak gunumuzde degil. Derisinin giyinilmemesi ise sacma. Zaten deri bir cok islemden gectikten sonra malzeme olarak kullaniliyor. Ve subhanallah!”
Mustafa Kilic Bir hayvan bu kadar horlanirmi yaa!! tamam etini yemiyosun, ne istiyorsun, birak deirisi bir ise yarasın. Islam dini bu kadar fesatligi kaldirmaz herhalde...”
Edip Yuksel Kuran domuz ETININ yenmesini yasaklıyor. İşin ilginci, domuz etini yasaklayan ayetlerden sonra Allah'ın yasaklamadıklarını yasaklayan dinadamları MÜŞRİK (Allah'a ortak koşanlar) olarak eleştilir. (Kuran 6:145-150)”
Umut Hanioğlu ya ağzı olan konuşuyo domuz eti de yerim ayakkabı da giyerim evimde domuz da beslerim kimene domuz temiz bi hayvan zaten artık hz muhammedin zamanındaki gibi çamurlarda debelenmiyor. İslam hukuku uzmanımız biraz da islam tarihi okusun.”
İşlerine gelmeyen yorumların yayınlanmasını da engellemişler. Bu şekilde engellenen yorumunu bir kardeşimiz bize göndermiş,
“Eti haram olan bir hayvanın sırf derisi için kesilmesi durumunda hem hayvancağıza yazık hem de bu bir israf. Yarın öbür gün birileri "bu derisi için kestiğimiz domuzların etlerini de değerlendirelim, sucuğa pastırmaya falan katalım" demezler mi?
O halde derisinin de haram olmasının bir hikmeti var. Bilemediğimiz başka hikmetleri de mutlaka vardır. Kürkü için öldürülen hayvanlar konusunda (haklı olarak) tepki gösteren toplum, derisi için öldürülen domuzlar konusunda da aynı tepkiyi göstermeli”
İki üç tane İslamî hassasiyetle yaklaşmış yorumun dışındaki yorumlar aşağı yukarı bu örnekler gibi. Sosyal psikoloji gözlüğü ile yorumları yorumlamaya çalışırsak, bu yorumları yapan yorumcular için, “korkunç cahil, cüretkâr ve küstah kimseler” nitelemesini yapabiliriz. Ülkemizde yaşayan insanlar hep bu yapıdamıdırlar? Şüphesiz hayır. Ancak şu gerçeği tesbit edelim. Artık ülkemizde iki toplum yaşamaktadır. Birisi tarihî köküne bağlı, Müslüman kimliği ile yaşamayı tercih etmiş ana toplum. İkincisi, tarihî kimliğini redetmiş, İslama sırtını dönmüş veya Müslümanlıktan çıkmayı tercih etmiş devşirme bir toplum. İkinci toplum, 80-100 yıldır iç ve dış düşmanlarımızın kültür emperyalizmi ve soğuk harp taktikleri ile bizim içimizden kopartarak devşirdiği insanların meydana getirdiği bir toplumdur. Medyası ile, üniversitesi ile, okulu ile, tüm zinde güçleri ile ve derin devleti ile, topraklarımıza millî değerlerimize göz dikmiş düşmanlarımızın 3-5 dolarına tamah etmiş vatan hainlerimizin ve din düşmanlarımızın gayretli çalışmaları bir yandan; bilgisiz, gayretsiz ve adam sendeci tavır içerisindeki müslümanların tavır ve davranışları diğer yandan her geçen gün bu devşirme toplumu büyütmüş ve büyütmektedir. Devşirilen, dinsizleştirilen, adeta hayvanlaştırılan bu insanlar bizim çocuklarımız, bizi insanlarımız ey Müslümanlar! Bu gidaşat devam ederse korkarım, bir müddet sonra bu devşirme toplum ülkemizde ana toplum olacak ve Müslümanlar azınlıkta kalacak. Bu sonucu istemiyorsak çalışmak, bilinçli, şuurlu çalışmak zorunda olduğumuzu artık anlamalıyız. Dünya hayatında, Allah herkese çalıştığının karşılığını vermeyi taahhüt etmiştir. Bu sebeple, Allah çalışmayana bir şey vermiyor. Çalışmada da esas, bilgili ve bilinçli olmaktır. Bilgili olmak zorundayız, bilmediğimizi öğrenmek mecburiyetindeyiz. Çünki, Rabbimiz, “Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olurmu?” buyuruyor. Peygamberimiz(s.a.v) de “bilgi müminin yitik malıdır, nerede ise onu gidip almalıdır” buyururyor. İnanan ve mükellef olan bir müslüman, günlük hayatının her kademesinde yapacağı işin ve hareketin fıkıh bilgisini öğrenmekle ve uygulamakla mükellef değilmidir?.
Şimdi yazımızın başında belirttiğimiz konuya geçelim. Domuz derisinden ve domuz kılından yapılmış eşya kullanılabilir mi?
Konu ile ilgili Kuran’ı Kerimde pekçok ayet bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde:

“-De ki: "Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti - ki bu gerçekten pistir yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvan olursa, bunlar haramdır. Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir)" Çünkü Rabbin çok bağışlayandır, merhamet edendir. (6:145)” buyrulmuştur ki burada leş, kan ve domuz eti necis olarak nitelendirilmiş ve haramlığı açıklanmıştır.
Peygamber(s.a.v) de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur; “Muhakkak ki Allah ve Resulü şarabın, meytenin(leşin), domuzun ve putların satışını haram kıldılar.””Ey Allahın Resulü! Meytenin yağları hakkında ne dersin, onlarla gemiler yağlanır ve insanlar onu aydımlanmak için kullanırlar?” diye sorulunca, Hz. Peygamber(s.a.v.) “hayır o haramdır” diye buyurdu ve şöyle devam etti “Allah yahudileri kahretsin, Allah onlara hayvanların iç yağlarını haram kılınca onlar bunu erittiler ve sonra da satıp bedelini yediler.”
Bu ve diğer kaynaklara dayanarak, Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli fıkıh âlimleri ‘kan, leş, domuz ve şarabın alış verişini de caiz görmemişlerdir. Aslı ve niteliği itibari ile meşru olmayan batıl satış olarak kabul edilmiştir. Çünki meyte, kan ve domuz gibi mütekavvem olmayan (yani kıymet taşımıyan), yani ticari mal hükmünde olmayan şeyin satışı da olmaz. Buradan çıkan sonuca göre, bir Müslüman kanun koyucu tarafından necis olduğu belirtilen ve yenmesi haram kılınan leş, kan ve domuzun alışverişini yapamıyacağı gibi üretimini veya işlenmesini de yapamaz. Bilmeden bu fiillerde bulunmak, kişiyi mesuliyetten kurtaramaz. Çünki fıkıhta kaidedir, ”kişi yapacağı işin fıkhını öğrenmekle mükelleftir”
Bugün ülkemizde, maalesef gerek ithal ve gerek yerli bu necis ve haram maddeler kullanılarak bir takım üretimler yapılmaktadır. Bu üretimlerden “Hayvan Yemi” ile ilgili olayı sitemizde yayında olan yazımızla kamuoyuna açıklamıştık. Domuz derisinden ve kıllarından yapılan eşyalarla ilgili de 25.05.2005 te yayına soktuğumuz [Üzgünüz.Linkleri Sadece Üyeler Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] yazımızla bilgi vermeye çalıştık. Ancak bu konuda da olayın başta Hürriyet gazetesi olmak üzere malum medya tarafından çarpıtılmak istenmesi üzerine bu yazımızla kamuoyunu bir defa daha bilgilendirmek istedik.
Şunu açıkça ortaya koymaya çalıştık ki, Allah’a inanan ve haramdan kaçan bir Müslüman domuz yetiştiremez, domuz kesemez, domuzun derisinden, etinden, kılından veya herhangi bir uzvundan istifade edemez, dabaklama yapamaz, alış verişini yapamaz ve tüketemez. Haram olduğunu bilerek yaparsa büyük günah işlemiş olur. Haram olmadığına itikad ederek yaparsa Allah korusun dinden çıkmış olur. Üstelik ürettiği ve sattığı bu ürünlerin domuz kökenli olduğunu saklarsa ayrıca Allah’ın kullarını aldatma, kandırma cezası ile Allah’ın azabına muhatab olur. Çünki Peygamberimiz(s.a.v.) buyurdu ki” bizi aldatan bizden değildir.” Dinlerini, dünyaları için az bir paha karşılığında satanların alışverişleri ne kötüdür.
Bir ayakkabı imalatçısı kardeşimizin ifadesine göre deride büyük ölçüde haksız rekabet ve dolayısı ile haksız kazanç söz konusu. Belli miktarda sığır derisi bilfarz 2-3 dolarsa, aynı miktar domuz derisi 30-40 sent değerinde oluyormuş. Tabii bu büyük fiyat farkı iştah kabartıyor. İmanı zayıf olan hemen oyuna gelebiliyor. Halbuki haramla abat olunmayacağını, er veya geç acısının çıkacağını düşünse bu oyuna gelmeyecek. Burada tüketiciye ve yöneticiye büyük görev düşüyor. Tüketici olarak biz öncelikle şu resti çekebilmeliyiz,
“Müslüman olarak biz demeliyiz ki “ Arkadaş! Yiyen yesin, kullanan kullansın besleyen beslesin, satan satsın, ama ben yemek istemiyorum, kullanmak istemiyorum. İrademin dışında, bilgimin dışında, beni aldatarak kimse bana dinimde haram kılınan bir maddeyi yedirme ve kullandırma hakkına sahip değildir.”
Müslüman üretici karşıkarşıya kaldığı haksız rekabetten kurtulmak istiyorsa ürünlerde etiket mecburiyeti istemelidir. Tüketici de buna destek vermelidir. Yönetim de denetimi iyi bir şekilde yaparsa problem önemli ölçüde çözülmüş olur. Tüketiciler olarak öncelikle cebimizdeki cüzdanı, belimizdeki kemeri, sırtımızdaki deri ceketi ve altımızdaki deri pantolonu, ayağımızdaki ayakkabıyı, deri çanta ve valizlerimizi, evlerimizdeki ve bürolarımızdaki deri koltukları, diş, traş, elbise, boya ve badana fırçalarımızı sorgulamalıyız. Haram olduklarını tesbit edebildiklerimizden derhal vazgeçebilmeliyiz. Yeni alışverişlerimizde, bundan böyle fiyat araştırmasından önce haram mı değil mi sorgulamasını yapmalıyız. Ürünün üzerinde hangi hayvandan yapıldığını bildiren etiket talebinde bulunmalıyız. Bu disiplin bize yeni ufuklar açacaktır. Öncelikle yukarıda sözünü ettiğim devşirme toplumun artışını durduracak ve orada yer almış pekçok insanımızın tekrar bize dönüşüne vesile olacaktır. Herşeyden önemlisi ise Allah’ın rızası bizimle olacaktır.
Allah yar ve yardımcımız olsun.

Kaynakça:
1. İbn-i abidin 1.Cilt Taharet babı Sayfa 308-310
2. Cevaplar.org - Ali İhsan Er
3. İslam Fıkhı Ansiklopedisi.Prof.Dr.Vehbe Zuhaylî. cilt5.Batıl ve Fasit Bey bahsi
4. Hürriyet gazetesi web sitesi(20.01.2006)

Yorum Yaz